KAŞ”TA AKDENİZ’E, SICAK İNSANLARA VE MEİS’E KAVUŞTUK…
MESUT YAR’IN “DENİZ’İN GÜNLÜĞÜ” ADLI KİTABININ İKİNCİ BÖLÜMÜ OLAN “AKDENİZ” İÇİN GÜNEY SAHİLLERİNDEYİZ
Yazar: admin | Kategori: Genel“MESUT YAR FACEBOOK SAYFASINA ÜYE OLAN BİR ÜYEMİZİ YANINDA BİR KİŞİYLE TATİLE GÖNDERİYORUZ” YARIŞMAMIZ SONA ERMİŞTİR.. TALİHLİ ÜYEMİZ YARIN SAAT 12:00′DE AÇIKLANACAKTIR…
İLGİNİZE TEŞEKKÜRLER
Pencere önüme yakışıyordun sen/ Suyunu eksik etmedim/ güneşini taşıdım hazirandan/ Ve ocak gibiydi yanılmıyorsam/ ters bir zamanda bir çiçeğe göre/ ilk filizini tutuşturdun elime/ daha hangi mucize beklenebilir ki Tanrıdan!
“Seyre durduk tantanayı// tutuklayıp sardunyayı// attılar dip kapalıya// ikindiyin saat beşte!” diye şiirinin bir kenarında Sardunyaya ağıt yakar büyük şair Can Yücel… İsmi okuduğunuz yazılarda sıklıkla geçtiği gibi, benim hayatımın da sıklıkla yoluna çıkan bir şairdir Can baba… Bazıları için ölümsüz derlerdi eski zamanlarda. Hepsinin bir şekilde zaafı olduğunu bildiğimiz ölümsüzlerdi bunlar. Ama Sardunyaya ağıt yakabilecek kadar ölümsüz bir hayal gücü olmadı hiç birinin… Belki bu yüzden ölümlüler için hepsi “ölümlü” takvim yapraklarıdır artık. Benim ölümsüzüm Can Yücel’in çıktığı ağaca hiç çıkamayacak tarih çaresizleridir…
****
Hisarönü’nü ve Orhaniye’yi geçince Bozburun finaline gelmeden karşılar sizi Selimiye. Çok ilginç bir manzarası vardır tepelerinden aşağı doğru yuvarlanırken… “Tanrı’nın kullarını ölümsüz olsunlar diye yerleştirdiği yeryüzü cennetleri” olduğundan filan bahseder ya eski çağ gezginleri. Onlardan biri de Selimiye’dir, bahse girerim ki… Kumluk bir denizi, ileriye doğru hafif yukarıda kalan bir kalesi, altlarda iki ayrı şehri bir kumsalda birleştirmiş görüntüsü veren uzunca bir sahili vardır… Ve yelkenliler, ve ihtişamlı yatlar, ve tekneler, ve kayıklar ve deniz salları mutlaka suyun yüzeyine sıçramış benekler gibi durur bu fotoğrafın içinde. Hepsinden birkaç parça; Dalmaçyalı cinsi bir sevimli kuçudur Selimiye’de deniz… Neyse. Bir şekilde küçük kasabanın içine girdiğinizde alanın uçsuz bucaksız yayılmadığını, her şeyin derli toplu ve bir arada olduğunu kestirmeniz de uzun sürmez… Selimiye insanı birbirini iyi tanır. Birini arıyorsanız mesela, küçük bir mesafe tanımı yapar önce, sonra “orada mutlaka bulursun aradığını” diye noktalar tarifini…
****
Aradığım tam olarak neydi, şimdi hatırlamıyorum. Ama kış ortasıydı, serindi hava. Koy, soğuğu biraz kesmesine rağmen yüzümün minik bir uyuşukluk yaşadığını anımsıyorum. Sıcak bir sığınak gerekiyordu…Sardunya ile ilk karşılaşma anındaki halimiz budur. Kemerli bir kapıdan aşağı uzanan küçük bir bahçe yolu ve sahilde tahta iskelenin üstüne kurulmuş bir küçük restoran. Yani ilk bakışta küçük geliyordu göze; öyle ya, soğuk insan aklına ilginç oyunlar oynayabilir…Neden sonra, ısındıktan sonra yani, kahvemi yudumlarken dikkatlice baktım manzaraya. Muhtemelen yaz akşamlarında çok keyifli bir yer olmalıydı burası. Kışın karşılaştığımız bu haliyle de sevimli bir meyhane, yada bir yazarın en iyi işini çıkaracağı bir mekan diye tanımlayabilirim hislerimi… Ayrılırken oracıkta, ayaküstü tanıştığımız Muhammed ağabeye bir de yaz gözüyle görme sözünü veriyorum Sardunya için. Ve tutuyorum sözümü…
****
Türkiye’nin en pahalı tekn
elerinden biri iskelenin bir ucuna demirliyor. Bu haftaki konukları yabancı bir ekip. Biraz gürültülü bir halleri var… Aşağıda denize giren bir iki müşteri, onların hemen yanında da kerahat vaktini beklemeden şişeyi açmış başka masalar… Ben ateşin tam da ortasına girer gibi giriyorum mekana. Sadece hava değil, mekan da sıcak. İnsan sıcağı çarpıyor gövdeme… Muhammed ağabeyle yüz yüze gelmemiz yarım saati alıyor. Bizim Murat’ı elinde servis tepsisiyle masaya yanaşırken görünce, burada koşuşturma şeklinin herkesi içine dahil ettiğini anlıyorum… Kendi servisimizi kendimiz yapacak kadar büyük bir kalabalığın ortasındayız. Ve telefon çalıyor durmadan; yanıt net; “Vallahi yerimiz yok!”… O yeminin kanıtını görüyorum. Mekana geldiğimizden yaklaşık 1 saat kadar sonra iğnenin bile yere düşmekte zorlanacağı bir insan kalabalığına dönüşmüş iskele. Ve yüzlerde aynı duygu; tatmin… Kalabalıkların ortak bir duyguya sahip olduğu az görülen bir şey, bu yüzden bile önemli bir insan atölyesi Sardunya…
****
Tamamen bir ailenin çekip çevirdiği kompleks bir lokanta burası. Bahçesinin içinde küçük odalar var. Hepsi bir butik otelin odasıymış. Aslında burası biraz da butik otelmiş… Bunu Murat söylüyor. Sakinlerine bakıyorum, çok renkli tipler. Duruşlarından ortalamanın üstünde bir hayattan hoşlandıkları da anlaşılıyor… Şimdi zaten, limana yaklaşan gemilerin ve küçük botların çokluğunu görünce Sardunya’nın o şiirdeki gibi ağıt yakılacak cinsten bir şey olmadığı ortaya çıkıyor burada… Selimiye’de Sardunyanın suyunu insan veriyor. Kalabalıklar boşalıyor vazoya. Ve o bin bir çeşit lezzet tabağı içinde herkes kendine ait olanı ustalıkla buluyor… “Bu telaşta ne kadar sakin olabilir ki insan?” diye düşünüyorum. İşte o an geliyoruz Muhammed ağabeyle göz göze. Bir gülücük atıyor ve dudaklarını okuyorum; “Eksik bir şey var mı?”. O da şimdi benimkini okuyor; “fazlası var rahat ol!”…
****
Yaz haliyle Sardunya, hani bizim sularda çok alışık olduğumuz istiflenmiş hayatları topluyor bünyesinde… Bana göre olan hali sanırım bahar ya da kış aylarına filan denk düşecek. Ben ilk gördüğüm ve çapını kestiremediğim mekanın nereye gittiği derdindeyim… Ama eminim ki dönecek; kış nasıl dönerse aramıza yeniden, o da öyle dönecek. O zamanı bekliyorum!
Sardunya Restoran- Selimiye/0252 4464003/ www.sardunyarestaurant.net
İlk dansımın kadını/ iki küçük çakıl taşı/ maviye boyasam bir yüzü/ şu deniz kadar olamazdı/ başımda dönen yıldızlar/ küçük aksak adımları hayatın/ şarkımızı doğa söylüyor/ büyük dansı bu kainatın/ İlk dansımın kadını/ çakıl taşlarından yazdım adını/ hangi dalga cesaret edebilir ki/ bu sahile vurmaya?…
Bağ bozumu zamanlarıydı. Dimağım beni yanıltmıyorsa; seksenlerin başlarındayız. Aşağıda, kumsalın kilometrelerce uzandığı o sahilden, insanı nefes nefese bırakmayacak kadar yüksekte bir ayazma burası. Bir kilise bahçesi; asırlar yaşında bir panayır yeri… Buranın en eski sakinleri, Şarap Tanrısı’na şükranlarını ifade etmek için kurbanlar keser, eğlence düzenlermiş bu düzlükte. Nispeten daha yeni sahipleri de yaklaşık aynı duyguyla tanrılarına şükran için birikirlermiş masalarda. Şimdi, belki son yeni sahipleri bereketli geçecek bir bağ bozumunun niyetini tutuyorlar içlerinden. Kabul edilecek mi; bunu hiç bilemeyeceğim… Masalar kurulmuş panayır yerinde. Adanın meşhur tavşan yahnisi, ev şarapları, gelincik şurubu filan. Ben daha yolun başındayım ama limonata bardağına rakı dolduracak kadar da bilgelikle girmişim “alemin” içine… O, hemen karşıdaki kalabalık masada oturuyor. Sicilya ailesi gibiler. Yüzüne odaklanıyorum. İki mavi benek var gözlerinin içinde. Neden sonra o da fark ediyor beni… Davullar çalıyor, şarkılar söyleniyor. Halay ve sirtaki birbirine karışmış. Dumanlanıyor içim. Bakışlarım uzuyor, gözlerinin maviliklerinden çakıl taşları toplamaya başlıyorum… O gülümsüyor; bende tedirgin bir davet hali. Dans müziği duyuluyor klarnetin ucundan. Şimdi buranın en eski, nispeten yeni ve en yeni sahipleri iki vücut bir çekirdek dansa kaldırıyorlar Şarap Tanrısını. Ayağı aksıyor Tanrının. Zaten öyle bilinir de tarihte… Benim de ayağım aksıyor, bir türlü ulaşamıyorum menzile. Biraz sonra yanımda bir nefes duyuyorum. “Dans edelim mi?” diyerek cümleye dönüşüyor… Kalkıyorum. İlk dans. Düşüyorum. Yıldızlar gündüz ışığında dönüyor gözlerimde. İki mavi çakıl taşı hatırlıyorum ve defter kapanıyor…
****
İlk dansımı Bozcaada’da, ba
ğ bozumu şenliklerinde yapmıştım. Adanın eski sakinlerinden olan Rumlar, artık Yunanistan’dan tutun da Avustralya’ya kadar nereye yerleşmişlerse, o bir gün için toplanmışlardı eski topraklarında… Kilise de küçük bir ayin yapılmış, zamanın gerisi şenliğe bırakmıştı kendisini. Tam da oradaydım. Şenliğin yapıldığı yerde o dönemin şantöz ezgilerinden biriyle dans etmiştim. Benim delikanlılığa geçiş günüm odur. 27 Temmuz bin dokuz yüz seksen kaç… Aynı yıllarda, denizin aşağı doğru aktığı deltayı izleyerek yüzlerce mil sonra ulaşılan bir yarımada da gençler de dans ediyordu aynı benzer bir ezgiye kaptırarak kendini. Palamut bükünde bir asma altı kahvesinden bozulan bir diskoda… Bu kültür, Türkiye’de kendine yerleşik bir alan yaratamadı ama, seksen sonrasında gelişen kuşağın öncü gençleri, partnerlerine ilk aşkını bozma diskolarda, çardak barlarda fısıldadı; bilirim. Onlardandım, bilirim işte…
****
Şimdi küçük bir eko çiftl
ik, bir bungalov bahçesi olarak hizmet veren Borada’nın ilk sakinleri o genç çocuklardı. İlk sahipleri de ikisi de öğretmen olan Mehmet Akın ve Sevim Pilavcı çifti. Bu memleketin öğreticilerinin durumları hiç iki yaka bir arada olamadığı için Pilavcı çifti de yaz tatillerini pansiyonculuk yaparak, olmadı bar işleterek geçiriyorlardı… Böylece çocuklar okuyacak, çocuklarını okutacaklardı. Yine de insanın kendine yarattığı ek kaynaklarla uğraşırken de lezzet alması gerektiğine inanırım… Sevim ablanın hatırladığı ilk lezzet, gençlerin birbirlerine mahcupça “açılmalarıydı”. Şimdiki gibi ortalık da ve anında olmuyordu aşk, meşk meseleleri... O çardak bardan kaç evli çift çıktı, kimse hesabını tutmamış ama şimdi Borada sakinlerinin çoğunluğu o zamanlardan anılarını çantaya koyup gelenlerdir…
****
4 Bungalov bir de apart dairesiyle küçük bir sahil çiftliği aslında Borada. Arkada uzanan bahçesinde modern zaman insanının ömrünü uzatmak için önemsediği ekolojik sebze ve meyveler yetişiyor… Ticari bir yetiştirme, entegre bir bahçeden filan bahsetmiyoruz; yanlış anlaşılmasın. O toprağa hangi ağaç yakışıyorsa, hangi asma meyve veriyorsa ürün de o… Borada sakinleri gün içinde canı istediği gibi koparıp dalından, birbirine ikram etsin diye. Bir de daha geride küçük bir kümes var. Yumurtayı tavuğun sıcağından toplamak isteyenler için küçük ama müthiş bir tecrübe olsun diye orada. Ve çok hareketli… Sanırım en çok badem ağacı görüyorum. Şurada bir iki tane de narenciye var. Dur bakayım; Palamutbüküne adını veren keçiboynuzu ağacı mıdır arkadaki? Bilemiyorum! Borada ismini ailenin oğlundan alıyor. Aslında mekan ona ait ama işletmesini artık emekli olmuş bu iki güzel insan yapıyor. Bir gün tansiyon derdi, öbürü gün bel ağrısı biraz. Ama yüzlerinden okunan şey samimiyet… Gülerken bir “tik gibi” oturtmuyorlar tebessümü yüzlerine. Çay her daim ocağın üstünde; içip eskilerden konuşuyoruz biraz…
****
Buranın kahvaltı anlayışı bundan 25 sene kadar önce sabah erken balıktan dönen ağbilerin mangalın üstüne attıkları “boklu balık” , soğan, yeşillik ve ucuz şarapmış… Düşünün yani; şimdi Brunch denilen o uzun kahvaltı maratonunun ilkel hali çok daha şenlikliymiş. Ve mutlaka denizde noktalanan o kahvaltılardan sonra burada “ekolojik” olarak not düşülmüş bir kahvaltı tabağını anlatmanın ne büyük münasebetsizlik olduğunu takdirinize bırakıyorum. Neyse. Sahilde bodur ağaçlar gibi dizili olan evlerin arka bahçeleri çok görkemli Palamutta. Mutlaka hesaba katılmalı. Borada’nın hemen önündeki asırlık ağaç rüzgara yenik düşmüş önceki akşam. Ama bahçedekileri koruyan gizli bir el olduğuna inanıyor Mehmet Akın öğretmen… Birlikte badem kırıyoruz. Tazeyken bu meret, mutlaka kalıcı bir boya bırakıyor parmaklarda. Suyu üstünüze filan sıçramışsa, unutun giydiğinizi bir daha giymeyi… En nurlusunu seçiyorum bademin ve müşteri memnuniyetini soruyorum bizimkilere. Vallahi bir gelen, ayağını kesmiyormuş. Artık sessizlikte olabilir nedeni, çeyrek asır önce burada ağızlardan çıkan ilk aşkın mahcup fısıltılarının bahçede hala dolaşıyor olması ihtimali de…
****
Serin bir sabahı daha de serin kıyacak deniz tam da önümüzde. Ben şortu çekip atıyorum denize kendimi. Dipte iki mavi çakıl taşı görüyorum. Öylece gözlerimin içine oturuyorlar. Tarihi düşünüyorum. Bugünün tarihini. 27 Temmuz değil… Peki ya ilk aşk, ilk dans için iyi bir gün mü buna rağmen? Evet, çünkü hayattaki her gün bir dansa davettir; kalkarsın yada kalkmazsın. Ben kalkacağım hep…
Otel Borada // 0252 7255114// www.otelborada.com
Kumda balık/ canda balık/ bu küçük sahilde bu büyük kalabalık/ seni bekliyoruz birlikte/ bilerek geleceğini/ bilerek şu koyaktan döneceğini/ en uzun ayrılığın en kısa süreni olduğunu/ sen öğretmiştin bize/ ben de balık/ balık da alık/ bu büyük kalabalık/ bekliyoruz bir aralık/ bul da dön sevgili…
E=MC2. İzafiyet teoreminin yıkanıp çekmiş; harf ve rakamlara küçülmüş hali. Ne zaman aklıma ge
lse o meşum fotoğraftan dilini çıkararak gülümseyen Einstein’a ben de nanik yaparım bu harflerle. Bir de Sait’i düşünürüm. Şu saat Bodrum’da masalar arası mekiklerine başlamıştır. Ferman; mutfakla salon arasında göz maçı yaparken Sait de gönül almalar halindedir. İzafi değil kalıcı gönüller alma… Bodrum’la arama koyduğum mesafe kilometrelerle filan değil, bizzat duyguların kendisiyle ifade edilir cinsten bir şey. Bir yeri sevmek için orasıyla ilgili iyi izler taşımalısınız anılarınızda… Bu yarımada da, nasıl derler “ o büyük mutluluğu” yakaladığım birkaç şirin koyun ve köyün dışında bildiğim, bilmek istediğim bir yer yok… Cüneyt Özdemir’in Yalıkavak’ı anlatırken yaşadığı o müthiş heyecan, ben de sadece Yalıkavak’ın sahilinde duran Sait söz konusu olduğunda uyanıyor. Kötü bir anım yok burayla ilgili. Modern zamanlar için hakikaten can alıcı bir detay bu…
****
Konya’nın kışı soğuk olur. Mesela futbolcuysanız maça çıkmadan baldırları bir şekilde ısıtmak zorundasınız. Soğuk sizi kesmeden, koşabilmek için topun peşinde… Sait, genç bir futbolcu olarak kariyerine soğuk şartlarda başlamıştı. Sonra kader onu soğuğun hiç hız kesmediği bir ülkeye, neredeyse kutbun kıyısındaki İsveç’e attı… Bir ülkenin iklimiyle aynı yazgıyı taşır hayatı. Sait için hiçbir zaman “etli ekmeğin fırından çıktığı an ki kadar” sıcak olmadı İsveç günleri… Ama modern dünyanın hayatta kalma ilkelerini görmesi gerekiyordu bir yandan. Doğduğu ülkedeki kadar sıcak değildi bu ilkeler. Soğuk, sert ve net. Rüzgara göre biçim alan meseleler yoktu oralarda. Hayatta kalmak için çalışacaksın, bu tamam. Ama aynı zamanda ortak hayatın anayasasını da ezber edeceksin bir yandan. Büyük bir paradoksun içindeydi Sait… Sonra, yıllar sonra kendisini ülkesine “geri sürgün” edecek acıyla da tanıştı orada. Büyük bir suskunluğu, büyük bir içe ağlama halini orada öğrendi. İsveç, hiç olmadığı kadar soğuktu artık. Ve Sait, artık neyse modern zamanın dayattığı şeyler, hepsini bırakıp ardında yine “yeni bir hayat” için döndü ülkesine…
Sonrası Ferman. Belki de Sait’i hayatın tam da ortasında dolanıyorken görüyorsa hep biz dostları, bunu hakkında yazılan Ferman’a borçluyuz… Ferman’la evliliği birkaç şeyi değiştirdi hayatında Sait’in. Mesela İstanbul boğazındaki o küçük lokantayı kapatıp top yekun Bodrum’a yerleşme kararını birlikte aldılar muhtemelen. Bir de çocukları oldu. Ve o çocuk, yani Deniz, büyük kentin soğuk ilkelerinden uzak, sıcacık bir sahil kasabasında girecekti hayatın kapısından içeri. İyi de oldu… Yıllar içinde küçük ama iddialı bir balık lokantasından şimdi “Sait” olarak anılan o restorana “tüm acıları geride bırakarak” şekil verdi karı koca. Sait için çocuklar (Bir de kızı var, Özlem) önemliydi. Dostluklar da öyle. Hafızası güçlü bir adamdı. Yaşadığı toplumun hafızasının da aynı güçte olduğuna inanmak için hızlı bir aktivist oldu kendi mekanı içinde… Bir duvarında mesela; müşterilerinin çocuklarına çizdirdiği resimleri biriktirmeye başladı. Resimler çoğaldıkça duvar sergi alanına döndü. Ve içindeki çocuğu öldürmemiş her kes elinde pastel kalemle bir kağıda döktü hayallerini… Yıllar sonra mesela, ergenliğe girerken bir genç kız, yıllar önce o duvara asılmış resmine bakıp, “yaşadığının” farkına varıyordu… Yaşam önemliydi Sait’te…
****
Bir balık restoranından beklediğiniz ne olabilir? Benim yanıtlarımın yanında, balıktan anlayan birilerinin yanıtları, çeşit bolluğu açısından fark atabilir. Çeşit bolluğu; aslında mesele bu… Sait, günlük alışverişin
i yaptığı Ferman’la birlikte çeşitleri kendi içinde de çeşitlendirir. Dolayısıyla masaya gelene bir çeşit şöleni diyebilirsiniz… Alışverişlerin bu sevimli karı koraca tarafından, elde Pazar torbalarıyla ortaklaşa yapıldığı bir mekandan bahsediyoruz. Kapısına kasalar dayanan bir sosyetik lokantadan ayıran en önemli özelliği bu, Sait’i… Ve bir başka önemli detay; o çeşitlere lezzet katabilmek olmalı. Lezzetten anladığım, onu (mesela pilavı) yapan el kadar sunan, ve sizinle paylaşan elin de maharetli olması. Ben ne zaman Sait’e gitsem, en azından bir kadeh rakıyla paylaştığımız bir iki mezemiz olur Sait’le… Kendi adıma o küçük domatesleri leblebi gibi tüketirken, o dolaşacağı her masadan bir çatal ucu alarak büyük şöleni saatlere böler. Sait’le memleket meselelerini, ünlü insanları, çocukları, denizi, futbolu konuşmak çok keyiflidir… Sırası gelmişken içimde kalmasın diye yazacağım; bir gün de E=MC2 denklemini konuşmayı düşündüğümü bilsin o da böylece…
****
Bilimin Einstein’ı olmak kolay değil. Ondan bir tane çıktı. Ama hayatın Einsten’leri az sayıda da olsa birkaç tane olabildi. Sait, iyi bir arkadaş olarak öyle… Lezzetini başkasıyla bölüşmekten sakınmayan, ustasının elinden çıkmış bir Kılıç Şiş şöleninde bile etli ekmeği, fırın kebabını yada özlediğini söyleyecek kadar da toprağının adamı bir insan… Tek başına “balık ve rakı” ziyafetiyle her yerde iyi bir akşam geçirme ihtimaliniz var. Ama Sait’i tanımış olmakla her akşamı bir öncekinden iyi geçirme şansınız hep yüksek olabilir. Rezervasyon yaptırın diyerek detaya son noktayı koyalım… Bu arada tanımlamama gerek yok. O bir kıvırcık Einstein. Sarışın, zarif ve sıklıkla yanağına bir öpü
cük kondurduğu kadın da eşi Ferman. Bu ikiliyi bir arada yakaladığınızda soracağınız soru da; “Gerçek aşk nedir?”, hadi bu ipucu da benden…
****
Bir sonraki yaz bıraktığım gibi bulmak istiyorum Bodrum’u. Ne bir fazla ne de bir eksik. Anılarımın içindeki çivi tabletleri hep aynı sayıda kalsın istiyorum. Kırılmasın, eksilmesin. Geleceğim adresler hep aynı olsun istiyorum; azalmasın, çoğalmasın…
Sait’in Yeri; 0252 3855386/ www.saitrestaurant.com
Şişede de balık olur insan/ balıkta da şişe/ hem şişe olup hem de balık olabilmekte hadise/ sünger gibi dolanır da bir kayaya/ bıçak işlemez bir hale gelirse bendeki sevdan/ o zaman zulüm karışır bu işe/ iyisi mi; sen sünger ol, ben balık/ feryadımıza boşalsın o şişe…
İki metrede asılı duruyorum suyun altında. Benden yaklaşık 60 metre kadar aşağıda birkaç balık adam batık bir uçak enkazının etrafında dolanıyorlar. 30 metre aşağıda da onları bekleyen yedek tüpler var. Dünya kendi etrafındaki turuna mola vermiş gibi. Sadece su dönüyor çevremde. Aşağıdan yukarıya doğru büyüyerek gelen hava kabarcıklarını görüyorum. Her biri gole giden toplar gibi. Suyun yüzüyle buluşup patlıyorlar. Aşağıda farklı yukarıda farklı iki hayat var. Suyun iki metre altında asılı, nasıl olur da tüm bu farklılıklar bir kaderin içinde toplanır diye düşünüyorum. Yaşadığımız her an aşağıdan yukarıya doğru büyüyerek yükselen mucizeler gibi…
****
Uzun bir borunun ucundan nefesini alıyor adam. Suyun altında beklenmeyecek ölçüde hareketli. Elini çabuk tutmasında yarar var. Bir kayanın yanına yapışmış duran süngeri kazıyor bıçağının ucuyla. Sonra beline doladığı çengeline takıyor onu. Sıradakine doğru ilerliyor kararlı. Boru ona yeryüzünün nefesini üflüyor, o nefesle ekmeğini suyun dibinde, bir kayanın sivri ucunu verdiği yerde arıyor o da. Ne kadar çok sünger toplarsa, başlık parasının önüne çekilen sünger de o kadar yırtılmış olacak. Kaderini kazıyor kayadan. Aşkını kazıyor. Ölümle burun buruna gelmek buralarda erkekliğin olmazsa olmazı; namını kazıyor. Ve suyun yüzüyle buluştuğunda Hasan, Mehparesine giden yola bir parke taşı daha koymuş oluyor. Sene “bindokuzyüzaltmışsekiz” ve Bodrum hiç olmadığı kadar sessiz…
****
Hasan suyun altında geleneksel, üstünde de bildiğimiz askerliğini yaptıktan sonra alır Mehpare’yi. Bodrum da bir yandan daha yetmişlerde “Kaç kişiydik o zaman?” diye sorulmaya başlanan kalabalık kaderine doğru yürümeye başlamıştır. Buralarda sahil kesimleri ürün vermez diye kız çocuklarına bırakılır bir gelenek olarak. Oğl
an çocukları daha içerdeki zeytinliklerden topladıkları mahsulleri satarak kız kardeşlerine oranla çok daha rahat bir hayat sürerler. Sonra yıllar geçtikçe “Turizm” denilen mesele hayatları bir bardak gibi tersine çevirir. Kadın, kazanmaya başlamıştır artık. Ve yörenin damatlarının her biri geleceğin para babalarıdır. Ne ekersen onu biçersin derler ya hayatta, acı eken bazen tatlı da biçebilir derim ben. Derim ve gülerim bu ilahi adaletin içindeki ironiye. Neyse…
****
O akşam Yalıkavak açıklarındaki güneşle denizin buluşma saati yaklaşık sekiz sularını bu
luyor. Güneşin en güzel doğduğu yerleri gezdim. En güzel battığı yerleri ezber ettim zaman içinde. Ama biraz sonra göreceğim türden bir aynılaşmaya hiç şahit olmadım. Güneş mi suya dalıyor, su mu güneşi yutuyor tam olarak kestirmek mümkün değil. Anladığım ve tanıklık etmekten müthiş bir haz aldığım sarı ile mavinin küçük bir an için bile olsa kızıl bir yeşilliğe bürünmesi hali. Denizin üstünde küçük süreli bir orman yangını ve kalbe bırakılan benzersiz, ince ve çok tatlı bir sızıdan bahsediyorum. Balıkçı Hasan’dayım. Altmışlı yılların cesur sünger avcısı delikanlı Hasan şimdi zeytinyağı galonlarıyla restoranının önüne park etmiş arabanın şoförüyle kıran kırana bir pazarlık yapıyor. Neden sonra gözleri Mehpare hanımı arıyor. Küçük bir bakış birlikteliği ve Hasan bitiriyor pazarlığı. Zeytinyağı mutfaktadır artık…
İbrahim, Hasan ile Mehpare’nin oğlu. Ege sahillerine özgü sarışın bir hali var. Gözleri deniz gibi çakır duruyor. Boyundan beklenmeyen bir nezaketi var bana kurarken sofrayı. O sırada da laflıyoruz zaten. Geçen yıl kalabalık bir grupla geldiğim restoranın tahta iskele çıktısının ucundaki masaya oturmuştum. Şimdi kumun üstünde denizin hemen yanındayım. Sanırım torpilli bir adres burası. Herkesin gözü masada sanki. Benim rejim meselemden dolayı çeşidi az tutsam da birazdan sofrada kıyamet kopacak gibi duruyor. Balıkçı Hasan dedin mi bir köpoğlunu, bir kabak çiçeği kızartmasını, bir mantar dolmasını yemeden olur mu? Bu bendeki
kavun, peynir, salata ve bir kadeh alışkanlığını bozmazsam gönül koyacak gibi bakıyor Mehpare abla. Eh irademe çaktırmadan çatalı daldırıyorum ben de zeytinyağı tabağına. Kim koymuşsa şu köpoğlunun adını, insan sevdiğini dürtermiş ya, muhtemelen öyle bir fikrin malasıyla sıvamış lezzet duvarına harcını. Çok yaşasın…
Hasan’ın Yerini komşularından ayıran en önemli özelliği ocakta bizzat Hasan’ın kendisinin, mutfakta Mehpare ablanın, bahçede İbrahim’in, kasada gelin Yağmur’un durması olarak özetleyebiliriz. Kolektif bir aile çalışmasının ürünü olmuş bu marka. Kendi yemediğini müşterisine yedirmeyen bir evin konuğuymuş gibi hissediyor insan. Kumsalda suratınıza anlamlı bakışlar atan kedileri de katarsak bu çalışmanın içine; herkesin herkese koşuşturduğu bir panayır yeri gibi burası. Fondaki müzik Magnes yada Rebet müziği. Parios gibi çok tanıdık sesler çalı
nıyor kulağımıza. Levreğin en etli yerini bir ağzıma atıyor, bir kedi yavrusuyla bölüşüyoruz. Bazı masalar işi erken bitirmiş. Ev yapımı baklavaya geçmişler. Ağızlarda değişen tatlara göre farklı iklimler yaşayan masaların hepsinde gülen yüzler var. Bakıyorum da hani, kıyılarda yüzü somurtan insan yok. Kayalıkların üstünde elinde şarap şişesiyle rüzgara ve giderek Tanrıya meydan okuyan palikaryalara da rastlamıyor gözlerim. Pazar yerinin tahta masaları gibi vitrine çıkmış bu restoranlar sırasının bir az önündeki kıyıdan veriyorum ayaklarımı suya. Yeşil bir yangın sonrasının külleri mi değiyor ayaklarıma? Yoksa yordu mu beni böyle üstüme üstüme yürüyen dinginlik; Kestiremiyorum!
****
Kolonya fasılları getirir beni kendime. Sonradan içine parfüm katılan ıslak mendillerden nefret ederim. Balığın kokusunu limon suyu alır. Olmazsa elini tuzlu suya sokup, üstüne de bir avuç dolusu kolonya sıvadın mı, tenin rayihası kendini bulur. Kokluyorum ellerimi. Sünger kokuyor sanki. Bir dönem, bu coğrafya erkeklerinin mürüvveti sayılabilecek bir tezgahtan ben de geçmiş gibiyim. Yukarı doğru sivri uç veren kayanın en karanlık yerinden süngeri söküp çıkarmış gibiyim. Suyun üstüyle, şanslıysam, vurgun yemeden buluşmuşsam hele yeniden doğmuş gibiyim. Hasan’ı geride bırakıyorum tepeye doğru. Aşağıda ışık çiçekleri sahile vuruyor. İlerde Marina’ya doğru yükselen bir Sibel Can sesi var. Çekim yapılıyor Yalıkavak limanında. Kapıyorum kulaklarımı, gözlerimi ardından. Altmış metre kadar aşağıda birkaç balıkadam; balık olmuş şimdi, zeybek oynuyorlar uçak enkazının üstünde. Hayat mucizelerle dolu; biliyorum!
Balıkçı Hasan’ın Yeri/ 0252 3854242/ www.hasaninyeri.com











